düşdökümü/on iki yılın
gerçek şu ki, kendimizi bir başkasının aynasında asla göremeden, yokluklarında varlıklarını özleyerek büyüttüğümüz insanların, varlıklarında yokluklarının daha yetinilir olduğunu fark ederek biteviye,
biteviye yokluklarında yücelterek bir şeyleri, biteviye yokluklarında koyarak gölgeyi perde üzerine, biriktirerek bir şeyleri gönül hanesinde, böyle, yoklukların yalancı düşler aynasında uydurma sevgilerle avunarak,
gerçekten sevmeyi, gerçekten sevilmeyi, gerçekten bölüşmeyi bir türlü öğrenemeyerek tükenip gideceğiz. bir ömrü beyhûde heba edeceğiz. söylenebilecek en güzel şeyleri, gerçekte var olana söyleme yeteneğine bir türlü erişemeden, sürekli yokluklarında ancak kıymet kazanan, ama yokluğuyla da yetinilemeyen birileri için biriktirip duracağız. lâkin sadece o kadar. hiçbir zaman bu yokluk doyumunu aşıp da gerçeğe ulaşamayacağız.
bazen, bazen karşımıza, işte bu, diyeceğimiz birileri çıksa da, bütün o defterlerde biriktirdiklerimiz defterlerde saklı kalacak.
yarı uykuyla uyanıklık arasında, kanadına takılarak yağmur bulutlarının, ancak yağmur bulutlarına kadar uzanarak, rehavetli bahçelerin ateş çiçeklerini arayacağız. elimizi uzattığımız zaman bütün dokunduğumuz, gelmiş geçmiş bütün imajlarıyla gerçeğin rengi olacak. defterler dolacak. defterler boşalacak. hiçbir zaman ama hiçbir zaman kendimizi bir başkasının aynasında göremeyeceğiz. bütün o acılarımızın, boşluklarımızın, beyhudeliklerimizin ve lâkin biteviyeliklerimizin nedenini, nasılını sorgulayamayacağız. buna gücümüz olmayacak. o kadar seçilmiş, o kadar muhtevalı olmamış olduğumuzu bile farketmeyeceğiz. böyle bir azabın başka mahkûmlarını merak etmekten ileri de geçemeyeceğiz. zamansızlıklardan hele, hiç yakınmayacağız.
bazen, bazen birileri, unutulmuş mısralarla başlayan bir şiir okuyarak, bizi o gömmek bile istemeden gömdüğümüz boşluğa çekecek. lâkin çok kısa sürecek. çok kısa sürecek.
hep yağmurlar yağacak, hep yağmurlar yağacak. bütün yapabildiğimizi yaparak sadece bütün yapabildiğimizle, yağmurda ıslanacağız. ama hiç yağmur olamayacağız. yağmur saçımızı, göğsümüzü, ağzımızı ıslatacak. doldurduğumuz defterleri kendisi için doldurduğumuz biri yanımıza gelince defterlerimizi bucak bucak saklayacağız. defterlerimiz okunmasın.
birileri, bazen birileri, hiç değişmemiş hep aynı kalmış, dahası hiç eksilmemiş hep artmış ama bunun kendisi de farkında değil birileri, hep yağmurlar yağarken, hep yağmurlar yağarken içimize, bize geçmişteki bizi fısıldayacak. geçmişteki onu görünce ilk kez, onca kez beraber olmuşluğumuza rağmen onu ilk kez görünce, kendimizi göreceğiz. kendimize acıyacağız.
kendimize ve onursuz, baş kaldırısız sindirilmişliğimize, onursuz tahammül etmişliğimize acıyacağız. ömrümüzü dolduran onca cicinin çirkinliğini ilk kez onun aydınlığında farkederek, adem’le havva’nın birbirlerinin çıplaklığını farkettikleri anda olabileceği kadar ancak utanç duyacağız.
lâkin yine de birileri, bize unutulmuş dizelerle başlayan unutulmuş bir şiir okuyunca gördüğümüz kendimizi unutmamız, çok çabuk unutmamız hiç zor olmayacak. bazen günlerce unutulmuş kimliğimizin ateşten bahçelerinde gözlerimiz kamaşarak gezinsek de, güzeliğimiz içimizde bozulmasın diye, güzelliğimizi arttıracak kimseler olmadığı için, güzelliğimizi bölüşerek çoğaltamayacağımızı artık öğrenmiş olduğumuz için unutuşun cici dünyası dört bir yanımızı hoyratça sararak bizi acısız ve dikensiz, umarsız ve fütursuz dünyasına çekip alacak. her zamanki gibi dar kapıyı arkamızda bırakacağız.
Nazan Bekiroğlu / Yayınlanmamış hikayeler
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!